Hayatta bazı hikâyeler vardır ki, üzerinden yıllar geçse de verdiği ders hiç eskimez. Bu, bir dostluğun nohut tarlasında başlayıp, bir makam odasında biten hikâyesidir. Ve bu hikâye, hem geçmişten hem bugünden ders almak isteyenlere ibretliktir.
Hayatta bazı sınavlar vardır ki, ne kâğıtla ne kalemle yapılır. O sınavların sahnesi bazen bir dost sofrasıdır, bazen köydeki mütevazı bir tarladır, bazen de yüksek tavanlı bir makam odası… Ve insan, en çok da ekmeğini paylaştığı, derdini açtığı, sırtını dayadığı kişiler tarafından sınanır. İşte bu satırlar, bir nohut tarlasında başlayan ve bir makam odasında devam eden o sınavın hikâyesidir.
Otuz yıl önce… Köyün sessiz tarlalarında, dostluğun hâlâ ekmekten daha kıymetli olduğu zamanlardı. dört dost, hayatı omuz omuza taşımış, ekmeğini bölüşmüş insanlardı. İçlerinden biri bir gün sessizce derdini açtı:
“İşlerim iyi gitmiyor. Köyde bir tarlam var ama bu yıl ekecek gücüm yok.”
O an diğerlerinin yüreğinde tek bir karar vardı:
“O tarla bu yıl boş kalmayacak.”
Masrafları onlar karşılayacak, hasat yarı yarıya bölünecek, harmanda herkes hazır bulunacaktı.
Hasat ve Unutulan Sözler
Söz verildi, tohum parası ödendi, ekim yapıldı. Allah bereketini verdi; o yıl tarlalar altın gibi nohutlarla doldu. Ancak hasat vakti geldiğinde, tarla sahibi sözünü unuttu.
“Bugün, yarın” diyerek dostlarını oyaladı. Harman bittiğinde ise 80 dönümlük bereketli tarladan dostlara yalnızca üç çuval nohut kaldı.
Onlar bu çuvalları alıp eve götürmedi.
“Madem bize layık görülen bu, bari fakir fukara yesin” dediler. Üç çuval nohut, bir aşevinin kazanına gitti. İnsanlık orada kaldı, dostluk orada bitti.
Yıllar Sonra Aynı Huy
Aradan yıllar geçti…
O gün “nohut hesabı”nı bozan tarla sahibi, bu kez bir makam koltuğuna oturdu. Ancak değişen hiçbir şey olmadı.
Türkçemizde derler ki: “Çerçi heybesinde ne varsa onu satar.”
Dün nohutta yaptığı hileyi, bugün makam odasında yaptı.
Bu defa hedefi, kendisini o makama getiren dostlarıydı. Yalan, çarpıtma, küçük hesaplar… Koltuğunu korumak için her yol mubah sayıldı.
Oysa unuttuğu bir hakikat vardı:
“İkbal insanı değiştirmez, maskesini düşürür.”
Bugün de Değişmeyen Manzara
Bu hikâye size tanıdık geliyor mu?
Günümüz siyasetinde de benzerlerini görmüyor muyuz?
Seçim zamanı kapı kapı gezenleri, omuz verenleri, destek verenleri, seçim biter bitmez unutanları…
Makamını halka hizmet için değil, kendi çıkarı için kullananları…
Liyakat yerine sadakatin, ehliyet yerine dalkavukluğun tercih edildiği sürece “nohutçu”ların sayısı azalmayacak.
Makamın Gerçek Yüzü
Makam, insanın huyunu değiştirmez. Temiz karakterliyse yüceltir, bozuksa rezil eder.
Can çıkar, huy çıkmaz.
Kırk yıllık Kâni, olur mu Yani?
Son Söz
Ey “nohutçu”!
Bilesin ki, bu devran böyle gitmez.
Dünya hesabı var, ahiret hesabı var. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar; üçüncüsünde yere çakılır.
Makamlar geçicidir. Unvanın, koltuğun, kartvizitin bir gün gider; ama arkanda bıraktığın itibar ya da utanç, nesiller boyu kalır.
Toprak, ihanet tohumunu da saklar, vefanın tohumunu da…
Hangisini ektiysen, zamanı gelince onu biçersin.
Gün gelir, bir köşe yazısında adın geçer…
Ama seni ya bir “vefa timsali” olarak anarlar, ya da ibretlik bir “nohutçu” olarak.
Tercih senin.