Şanlıurfa kadimdir, köklüdür, değerlidir.
Göbeklitepe’ den Balıklıgöl’e, Harran’dan Halfeti’ye kadar bu coğrafyanın her karışında bir tarih yatar. Ancak bugün bu topraklarda sadece tarih değil, aynı zamanda yıllardır kemikleşmiş bir zihniyet de yaşamaktadır: “Benim adam” düzeni.
Bu düzen; sadece kamu kurumlarını değil, özel sektörü de üniversiteleri de sivil toplum kuruluşlarını da etkisi altına almış durumda. Liyakat, yani işi bilenin, ehil olanın hak ettiği yerde olması artık istisna hâline gelmiş. Kurumlara, görevlere, yatırımlara; bilgisiyle, projesiyle, emeğiyle değil, kimin tanıdığıyla, kimin adamı olduğuyla ulaşılıyor.
Birkaç somut örnekle anlatalım:
Bir kamu kurumunda sınavla işe girmek isteyen bir genç, günlerce çalışıyor, hazırlanıyor, heyecanla sınava giriyor… Ama sonrasında öğreniyor ki, o kadro zaten çoktan birilerinin yakınına “ayrılmış”. Sınav sadece prosedür.
Bir müteahhit, projesini dosyalıyor, çizimini yapıyor, mevzuata uygun başvurusunu tamamlıyor. Ancak onun önüne, projesi eksik ama müdür beyin kuzeni olan bir başka firma geçiyor. Çünkü “referansı güçlü”.
Bir öğretmen, yıllarca doğuda görev yapmış, dereceyle mezun olmuş. Urfa’ya gelmek istiyor. Ama kadro, bir milletvekilinin yakınına tahsis edilmiş. Atama yapılmadan önce kulisler başlıyor, telefonlar çalışıyor.
Bir sivil toplum kuruluşu, yerelde büyük bir farkındalık projesi yapmak istiyor. Ancak destek almak için “doğru yere” yakın olmaları gerekiyor. Aksi hâlde evraklar raflarda çürümeye terk ediliyor.
Bu örnekler kimseye yabancı değil. Herkesin çevresinde bir benzerini duyduğu, yaşadığı ya da şahit olduğu hikâyeler bunlar. Ve maalesef bu hikâyelerin sayısı gün geçtikçe artıyor.
Peki neden böyle?
Çünkü Şanlıurfa’da sistem değil, kişiler belirleyici.
Bir işin “doğru” yapılmasından ziyade, kimin tarafından yapıldığı önemseniyor. Kurumlar, kişilerle özdeşleşiyor. Biri gidince sistem çöküyor. Halbuki doğru olan şudur: İyi kurulan bir sistemde, kişiler değişse de işleyiş bozulmaz.
Ama bizde işler böyle yürümüyor.
Bu anlayış neye mal oluyor?
Gençlerin umudu tükeniyor. Torpilsiz bir gelecek hayal edemiyorlar.
Üretken insanların önü kapanıyor. Hak eden değil, yakın olan kazanıyor.
Yatırımcılar geri çekiliyor. Şeffaflık olmayınca sermaye duraksıyor.
Kamu hizmetleri kalitesizleşiyor. Çünkü görevi hak etmeyenler o makamda oturuyor.
En önemlisi: Toplumsal adalet duygusu zedeleniyor.
Peki çözüm ne?
Bu düzenden kurtulmanın yolu belli:
Liyakate dayalı sistem kurmak.
Her alanda şeffaflık, denetim ve hesap verebilirlik kültürünü yerleştirmek.
Siyasetten bürokrasiye, özel sektörden STK’lara kadar her kurumda “kim olduğun” değil, “ne yaptığın” öncelik olmalı.
Çünkü bir şehir, tanıdıklarla değil, nitelikli insanlarla kalkınır.
Görevimiz sadece torunlarımıza tarihi anlatmak değil, aynı zamanda adil ve işleyen bir düzen bırakmaktır. Eğer biz bu düzeni kuramazsak; Urfa, binlerce yıllık geçmişine rağmen, geleceğe yalnızca torpil hikâyeleri miras bırakacaktır.
Kuralların değil adamların konuştuğu bir şehir, asla marka olamaz.
Ama biz istersek bu döngüyü kırabiliriz.
Yeter ki sistem kuralım, “benim adam” değil “doğru adam” diyelim.